Yohji Yamamoto: Beni Tüketemezsin
Bedenle kumaş arasında biraz mesafe, trendlerle arasında daha da fazlası. Yohji Yamamoto'nun dünyasında giyinmek, kendine ait bir alan açmakla başlıyor.
Bedenle kumaş arasında biraz mesafe. Trendlerle arasında daha da fazlası. Yohji Yamamoto'nun dünyasında giyinmek, kendine ait bir alan açmakla başlıyor. O alanın içinde hafıza, arzu, öfke ve yıllarca üzerinden çıkarmak istemeyeceğin bir palto var.
Bir kıyafetin seni hemen anlatması bekleniyor. Hangi sahneye ait olduğunu, ne dinlediğini, ne kadar harcadığını. Üzerine geçiriyorsun ve hakkındaki sunum başlıyor. Siluetin tanınabilir, referansların okunabilir, fotoğrafın paylaşılabilir olmalı. Yohji Yamamoto'nun kıyafetlerine bakarken bu acele biraz tuhaf geliyor. Kumaş bedenden uzaklaşıyor, oranlar alıştığın yerlerden kayıyor. Karşındaki kişiyi çözmek için daha uzun bakman gerekiyor. Belki de çözemeyeceğini kabul etmen.
Yohji giymenin cazibesi biraz burada: her şeyi açıklamak zorunda kalmadan var olabilmek. Bir ceketin içinde kendine ait, başkalarının hemen erişemediği bir hayat taşıyabilmek. Görünüşümüzden bu kadar çok bilgi talep edilirken, kıyafetin bir miktar belirsizlik üretmesi başlı başına kışkırtıcı.
Annesinin atölyesinde başlayan iş
Bu belirsizliğin arkasında oldukça somut bir geçmiş var. 1943'te Tokyo'da doğan Yamamoto, babasını savaşta kaybetti. Annesi Fumi, dikiş dikerek kurduğu hayatın içinde onu tek başına büyüttü. Hukuk eğitimini tamamlayan Yohji'nin annesinin atölyesinde çalışmayı seçmesi, kendisi için hazırlanmış toplumsal yükseliş senaryosundan ayrılması anlamına geliyordu. Annesinin kabulü de koşulluydu: bu işi yapacaksa kesmeyi ve dikmeyi gerçekten öğrenecekti.
Bu başlangıç, sonraki bütün o büyük moda söylemlerini yere indiriyor. Yamamoto'nun dünyasına girmek için önce kumaşa dokunmak gerekiyor. Ağırlığını, direncini, omuzdan nasıl düştüğünü anlamak. Bir giysinin fotoğrafı sana görüntüsünü verir. İçinde birkaç saat geçirmekse o görüntünün ne kadarının hareketle oluştuğunu gösterir. Yohji'nin kıyafetleri üzerine düşünürken bedeni hareketsiz bir askıya çevirmek, meselenin önemli bir kısmını kaçırmak olur.
My Dear Bomb: kusursuz olmayı reddeden bir kitap
2010'da yayımlanan otobiyografik kitabı My Dear Bomb, Yamamoto'nun işinin arkasındaki kişisel gerilimi anlamak için önemli bir metin. Şiirsel, yer yer alaycı anlatımında hayatına ve tasarım anlayışına birlikte yaklaşır. Kadınları belirli bir çekicilik kalıbına yerleştiren kıyafetlere duyduğu itiraz özellikle belirgindir; kurumsal giyimin bile kadınlardan erkeklerin beklentilerine göre görünmelerini isteyebildiğine dikkat çeker. Kitabı ilginç yapan, tasarımcının kendisini kusursuz bir başarı hikâyesine dönüştürmekteki isteksizliğidir. Buradan bakınca giysilerindeki huzursuzluk daha anlaşılır olur: Yohji'nin dünyasında güzellik, insanın çelişkilerini silmeden de var olabilir.

1981'de Paris'te sunduğu kadın koleksiyonu, bu düşünceleri moda sisteminin ortasına taşıdı. Geniş hacimler ve bedeni alışılmış biçimde tarif etmeyen siluetler, bazı eleştirmenlerin açıkça oryantalist tepkileriyle karşılandı. Yeni olanı değerlendirmek için kullanılan dil, değerlendirenlerin sınırlarını da ortaya çıkarıyordu. Bugün kolayca bir ilham panosuna yerleştirilebilecek görüntüler, o sırada güzelliği kimin tanımlayacağına ilişkin bir sürtüşme yaratmıştı.
Bedenin etrafındaki boşluk
Yamamoto'nun kadınlar için erkek giysileri tasarlama arzusu da bu noktada önem kazanıyor. Palto, pantolon ve ceket, bedene başka türlü yer açıyordu. Kıyafetin kişinin etrafında bıraktığı hacim, nasıl görünmesi gerektiğine dair talepleri gevşetiyordu. O boşlukta hareket etmek, saklanmak, rahatlamak mümkündü.
Yine de bunu kadınların nasıl giyinmesi gerektiğine ilişkin yeni bir kurala çevirmemek gerekir. Özgürlük belirli bir etek boyuna ya da bol kesime bağlandığı anda başka bir üniforma ortaya çıkar. Yohji'nin önerisini bugün değerli kılan şey, seçenekleri çoğaltması. Bedenin görünürlüğünü kişinin kendi kararına bırakabilecek bir giyim ihtimalini düşünmemizi sağlaması.

Siyah bir renk değil, bir yöntem
Siyahın rolü de bu düşünceyle birlikte belirginleşiyor. Yamamoto, kumaşın beden üzerindeki hareketine ve siluete yoğunlaşırken rengin dikkat dağıtmasını istemediğini anlatır. Siyahın içinde yüzeyler arasındaki fark büyür: mat bir kumaş ışığı içine çekerken başka bir yüzey onu geri verir. Katlar birbirine karışır, yürüdükçe ayrılır. Uzaktan tek parça görünen şey, yakından karmaşıklaşır.
Bu yüzden bütün bir tasarım dilini "hep siyah giyinmek" düzeyine indirmek epey eksik kalır. Siyah bir gardırop da herhangi bir gardırop kadar otomatik olabilir. Asıl dikkat isteyen, oranlar arasındaki ilişkiyi görmek; bir kolun uzunluğunun, omzun düşüşünün ya da pantolonun ayakkabıyla buluştuğu noktanın bütün görünüşü nasıl değiştirdiğini fark etmek.
On yıl giyilecek bir şey
Zaman da aynı derecede önemli. Yamamoto kıyafetlerinin en az on yıl giyilmesini istediğini, bu nedenle dayanıklı kumaşlar talep ettiğini söyler. Böyle bir beklenti, alışverişin sonrasını tasarımın içine alır. Kıyafetle yaşanacak yılları hesaba katar.
On yıl, bir parçanın ilk heyecanını kaybetmesine yetecek kadar uzun. Aynı zamanda sana ait hâle gelmesine de. Bir ceketin dirseğindeki iz, cebinin içine yerleşen alışkanlık, yakasının boynuna uyum sağlaması zaman ister. Buradaki çekicilik, eşyanın sürekli yenilenmesiyle kurulamaz. Aynı parçaya yeniden dönmeyi gerektirir. Bu bakımdan Yohji'nin önerisi, satın alma anından çok kullanma iradesini ilgilendiriyor.

Y-3 ve sokağa dönüş
Y-3 ise bu dünyaya başka bir hareket alanı açtı. Yamamoto, yaptığı modanın sokaktan uzaklaştığını hissettiğinde sneaker'lara yöneldi. Önce Nike'la temas kurdu; iş birliği adidas'la gerçekleşti. Sokakta gördüğü ayakkabılar, tasarımını gündelik hayatla yeniden ilişkilendirmek için bir başlangıç olmuştu.
Bu hikâyeyi yalnızca başarılı bir marka ortaklığı olarak okumak yetersiz. Bir tasarımcının kendi dünyasına kapanma ihtimalini fark etmesi de söz konusu. Ürettiğin şeyin anlamlı olması için dışarıdaki hayatı izlemeyi sürdürmen gerekiyor. İnsanlar nasıl yürüyor, işe nasıl gidiyor, gün içinde neyi çıkarıp neyi giyiyor? Terziliğin bilgisi, bu sorularla karşılaştığında başka biçimler alabiliyor.
Elbette burada çözülmemiş bir gerilim var. Hızlı tüketimi eleştiren bir tasarımcı aynı zamanda ürün satıyor, koleksiyon çıkarıyor, küresel bir markayla çalışıyor. Bu gerilimi kabul etmek, kıyafetleri daha dikkatli değerlendirmeyi sağlıyor. Bir giysinin muhalif görünmesiyle hayatımızda farklı bir ilişki kurması arasında mesafe bulunuyor. O mesafeyi, onu ne kadar süre ve nasıl kullandığımız belirliyor.
Kesim yapabilen bir zanaatkâr
Yamamoto'nun kendisini kesim yapabilen bir zanaatkâr olarak tarif etmesi bu yüzden anlamlı. Çevresinde oluşan büyük efsanenin yanında hâlâ yapılacak somut bir iş var. İşinden tamamen memnun kalmanın motivasyonunu kaybettirebileceğini düşünmesi de o işi açık tutuyor. Bitmiş bir kimliğe yerleşmek yerine tekrar kumaşın başına dönmek.
Yohji'ye bakıp geniş pantolonu, uzun ceketi ve siyahı kopyalamak mümkün. Daha zor olan, bir kıyafete yeterince zaman vermek. Onu ilk fotoğrafının ötesinde sevmek. Yeni görünme zorunluluğunu gevşetip üzerinde kendi hayatının birikmesine izin vermek.
Belki de gardırobundaki en asi hareket, yarın yine aynı paltoyu giymektir.